16 Ağustos 2011 Salı

Çallı Köyü-Burhaniye'de ıssız bir köy







ÇALLI KÖYÜ
Burhaniye'nin doğusuna düşüyor. Kent merkezine 9km. uzaklıkta. Börezli ile Kuyucak arasında kalıyor. Önceleri 73 kişilik nüfusu vardı, şimdi 5 yaşlı aile yaşıyor. Börezli, Fuğla Tepe gezimizde rastladık ÇALLI'ya. Gerçekten kimsecikler yoktu, terkedilmiş, Antik MADRA dağının yükseltilerinin yamaçlarında yer alan ilginç evleri ve sokaklarıyla dikkatimizi çekmişti.
Bu geziye artık aramızda olmayan ama kalplerimizde yaşayan dostum Tur Rehberi MUSTAFA HALMAN'la katılalı yıllar olmuş, yukarıda yüklediğim fotografları işte bu gezide ve 2004 yılında çekmiştim. Ve yıllar sonra da aşağıdaki haberi okudum.
Balıkesir'in Burhaniye ilçesine bağlı Çallı köyü yaşanan göçler yüzünden hayalet köy haline geldi. Yaklaşık 40 yıl önce 250 hanenin bulunduğu köyde yaşayan aile sayısı 5 e düşerken öğrenci yüzünden kapanan okul da harabe haline geldi.

İlçeye 9 kilometre uzaklıktaki Edremit Körfezi manzaralı Çallı köyü yıllardır yaşanan göçler yüzünden hayalet köye döndü. Köydeki çok sayıdaki toprak damlı ev kullanılmadığı için yıkılmış. Komşuların ovada bulunan Kızıklı ve Börezli köylerine taşındıklarını belirten 39 yaşındaki Cemil Özen, köyde yıllardır düğün yapılmadığını söyledi.

ERKMEN SENAN

14 Ağustos 2011 Pazar

Adramytteion/Burhaniye/Fuğla Tepe-Börezli Köyü







Antik Adramyttenos Kolpos/Edremit Körfezi'ne, Antik THEBE/Edremit Ovası'na en hakim tepede kurulmuş ama yıllardır gözlerden ırak bir arkeolojik ören yeri. Tahkim edilmiş bir tepe. 2004 yılında temmuz ayında, artık aramızda olmayan, 2006 yılında yitirdiğimiz Tur Rehberi ve önemli bir Aydın olan Sevgili arkadaşım, Dostum Mustafa HALMAN ile önce PYRRHA/Karaağaç, sonra KİSTHENE/Kız Çiftliği, ADRAMYTTEİON/Ören'den sonra FUĞLA TEPE'yi görmek için BÖREZLİ köyü'ne geldik. Değerli Prof. Dr. ENGİN BEKSAÇ'ın Yüzey araştırma raporlarında geçen FUGLA/FUĞLA TEPE'yi görmek için sabırsızlanıyorduk. Köy kahvesi'ne oturduk ve araba ile gideceğimizi ve yanımıza bir rehber istediğimizi köy kahvesindeki arkadaşlara söyledik. Köyden iki rehber arkadaşla yola koyulduk. Arabayla köyden az ilerde tepe belirmişti. Temmuz sıcağında bu görkemli tepeyi tırmanmaya başladık, zemin keramik kırıklarıyla doluydu, tepeye geldiğimizde her şeyden önce muhteşem bir Edremit Ovası ve Edremit Körfezi manzarasıyla karşılaşmıştık.
Ben yolda daha tepeye gelmeden önce bile, Mustafa HALMAN arabayı kullanırken digital öncesi "emektar Canon'umla" deklanşöre basmaya başlamıştım bile. (Fotografların eskiliğini o yüzden pek önemsememek gerek bence. Zira hepsi arşiv niteliğinde.Yeniden Fugla Tepe'ye çıkarsak daha yeni ve düzgün fotolar çekeriz, elbette) Tepenin manzarası da konumu da etkileyiciydi ve özellikle defineciler tarafından oldukça talan edilmiş görünüyordu. Sarnıçların içi dağıtılmış duvar taşlarıyla doluydu.
Edremit Körfezi ve çevresinde çok önemli araştırma ve kazılar yapan Prof. Dr. Engin Beksaç Fugla Tepe ile ilgili diyor ki;
Börezli Köyü ardına gelen yüksek bir tepe üzerinde yer alan sahada çeşitli kayalara oyulmuş kademeler ve iki sarnıç ile birlikte duvar izlerine rastlanmıştır. Özellikle zirve düzlemi altına gelen kısımdaki mağaranın konumu ilgi çekici olup, daha sonra kale olarak da kullanıldığı anlaşılan bu mahalin ilk aşamada bir sunak alanı olarak kullanıldığını gösterir gibidir. Yüzeydeki bazı Demir çağı keramikleri yanında Hellenistik dönem keramiklerine de rastlanmıştır.
Tarihin Işığında Burhaniye: Prof .Dr. ENGİN BEKSAÇ-ŞULE NURENGİN BEKSAÇ. M.A., TRAKYA ÜNİVERSİTESİ.2006 Sayfa:31
  Konik biçimli Fuğla Tepe’nin zirvesinde mimari düzenlemelerin yanı sıra, duvarlar, kuzey tarafta  da sunak (altar) benzeri bir oluşumlar var.    Mimari ve seramik buluntular, bu yerin  önce kültle ilgili daha sonra da, stratejik bir yerde olması nedeniyle askeri tahkimat amacıyla  Erken Demir Çağ’dan Roma dönemine  kullanılmış olduğunu  da ortaya koymakta.
Börezli-Kızıklı köyleri Bölgesi, denizden uzaklaşıp MADRA/PİNDASOS Dağlarına ulaşan konumuyla da dikkat çekmekte. Bölgenin hemen arkasında MADRA Dağının ilk yükseltisi olan FUĞLA TEPE vardır. Adramyttenos Kolpos denilen Edremit Körfezi Kıyıları ile yükseltiler arasında ünlü Thebe/Edremit Ovası içinde yer alan önemli ve verimli tarım arazileri yer alır. Ayrıca BÖREZLİ köyü'nün girişinde ve kuzeyinde dere kenarında sütun parçaları, TEPA TARLA mevkiinde mimari ögeler ve keramik kırıkları vardır.
Yakındaki KIZIKLI Köyü düz bir yerde kurulu. Kızıklı'nın çevresinde ve YUKARI HARMAN mevkiinde Roma dönemine ait nekropol verilerine rastlanılmıştır.
Bazı araştırmacılar İOLLA kentinin FUĞLA TEPE olabileceğini iddia etmiştir. STAUBER yazılarında yine İOLLA, FUĞLA TEPE ve HİSARKÖY'den bahsediyor, İOLLA'yı yine bir soru işaretiyle kroki haritasında Fuğla Tepe'nin yanına yerleştirirken, TEPEOBA/KUMLUCA'yı THEBE'ye, LYRNESSOS 'u da BÜYÜKDERE'ye, ANDEİRA'yı ise KÜÇÜKDERE'ye soru işaretiyle lokalize ediyor. Hisarköy'ün de İOLLA olabileceğini bazı araştırmacılar söylese de İOLLA ismine yakın en önemli yerleşimin ÇORUK ve çevresinde aranması çok güçlü bir olasılıktır. Bakınız : Adramytteion ve Çoruk mezarlığı Blogspotumuzda...





















Yeni yazı ve fotograflar yüklenecek.

11 Ağustos 2011 Perşembe

Karaburun İskele, Eski Yel Değirmeni






Karaburun İskele'de gezerken BURGAZ TEPE denen bölgenin sahile ve o muhteşem koya bakan kısmında ağaçlar ve Askeri Bölge arasında kalan bir değirmen kalıntısı görünür. Bugün Deniz tarafından baktığınızda Değirmeni göremezsiniz, çünkü ağaçlar o açıdan görmenizi engeller, ama biraz yukarıya çıktıkça ve Karaburun Merkez'e giden yokuşa yaklaştıkça o tarihi değirmen sizin yürüyüşünüze de eşlik eder. İşte eski bir fotografta 1968 yılının Karaburun Eski Değirmeni ve bugünkü durumu.
Ege'li değerli arkeolog ŞÜKRÜ TÜL, Tepekule Tarih Dergisi'nde yer alan "Ege'nin Yel Değirmenleri-Değirmenlerin arkeolojisi yapılır mı?-2000" adlı araştırma yazısında diyor ki;
Karaburun İskelesinde sağlam bir yeldeğirmeni olağanüstü bir konumda, şimdi askeri üs olarak kullanılan denize egemen bir tepede. "

Karaburun Değirmeni bugün bence daha görünür kılınmalı ve kültür turizmine açılmalı...
Öncelikle Karaburun Belediye'sinden bu konuda bir çaba beklemeli. ERKMEN SENAN
Ege'nin en önemli rüzgarları İMBAT eski Hellence'de "EMBATİS", Süvari, tayfa ya da serin deniz rüzgar anlamını taşıyor. "EMBATON'da" denmiş. Kuzey rüzgarı POYRAZ'ın adı ise "BOREAS". Güney rüzgarının ismi "NOTOS" ise LODOS olmuş.
Karaburun /KHERSONNESOS yarımadası'nın çevresinde bulunan yel değirmenleri ise şuralarda;
PARLAK/VOİNATİ, DENİZGİREN/PTELEON-TOLOS civarında, MELİE/KARAREİS, ILDIRI/ERYTHRAİ, KADIOVACIK Köyünde...
Kaynak: ŞÜKRÜ TÜL, Ege'nin Yel Değirmenleri yazısı-2000



























Nymphaion/Nif/Kemalpaşa ve Kız Kulesi, Bizans Sarayı,Sur Duvarları












İzmir’in ilçesi olan Kemalpaşa, NİF (Eski bir OLYMPOS Dağı) dağı eteklerindeki antik çağ Lydia kentlerinden NYMPHAİON’un üzerinde kurulmuş.
SPYLOS MAGNESİA'sının (Manisa) güneyinde, Akhamenid'lerce KYROU PEDİON (KYROS Ovası) denen KEMALPAŞA Ovası'nın batı ucunda NYMPHAİON yer alır. Eskiçağda adı duyulmayan bu kasaba, geç Bizans döneminde, ikliminin güzelliğiyle imparatorların yazlık dinlenme alanı olarak önem kazanmıştı. NYMPHE'ler burada Kır Perilerini anlatıyor, NYMHPHE özellikle artık sular altında bırakılan Antik hydro terapi merkezi ALLİANOİ'de "SU PERİLERİ" olarak karşımıza çıkmışlardı. Ayrıca Anadolu'da birçok antik yerleşimde ANITSAL ÇEŞME Yaıları vardır ve bu yapılara MYMPHAEİON denir. (Örnek:ASPENDOS/BELKIS-/Pamphylia-ANTALYA)
NYMPHAİON XIII.yy.da önem kazanmış. Daha sonra Latinlerin Bizans’ı 1204-1264 arasındaki istilaları sırasında Bizans’ın soyluları Anadolu’da küçük devletler kurmaya yönelmişler. İmparator III.Alexis Angelos’un damadı Theodoros Laskaris Nikaia (İznik) merkez olmak üzere yeni bir Bizans devleti kurmuş ve İstanbul’dan kaçak soyluları yanında toplamış. Theodoros Laskaris, Batı Anadolu’nun bazı kesimlerini ele geçirerek İmparator unvanını kullanmış. Theodor Laskaris'in ölümünden sonra İoannis Dukas Batataes yerine İmparator olmuş (1224-1254), yaz aylarını da İzmir-Kemalpaşa arasındaki Pınarbaşı köyünde, kışı da Nympaeion’da geçirmiş. Bugünkü Kemalpaşa’da ölünce de orada yaptırdığı Sosendra’nın Meryem kilisesine gömülmüş. Onun yerine geçen Mikhael Paleologos Latinleri yenerek İstanbul’u Latin istilasından kurtarmış ve Ayasofya’da taç giymiş.Şu anda AİGAİ/KÖSELER KÖYÜ kazı başkanı olan Prof. Dr. ERSİN DOĞER İzmir'in Smyrna'sı isimli doyumsuz bilgilerle dolu yapıtında Nymphaion ile ilgili şunları anlatıyor.
KIZ KULESİ BİZANS SARAYI (NİF - KEMALPAŞA)
1204 Yılında Konstantinopolis'in (İstanbul) Latinler tarafından işgal edilmesiyle başkentten kaçan, Bizans'ın asil aileleri Anadolu ve Yunanistan'a geçerek, buralarda küçük prenslikler kurdular. Bizans İmparatorluğu'nun Batı Anadolu'daki toprakları üzerinde, 1. Theodoros Laskaris tarafından kurulan Laskarisler Devleti (İznik İmparatorluğu) merkez olarak kendine NİKAİA'yı (İZNİK) seçti. İzmir yakınındaki NYMPHAİON' Laskarisler döneminde parladı ve bu küçük devletin hükümdarları tarafından hem bir sayfiye yeri hem de sanki ikinci bir başkent olarak kullanıldı. Osmanlı döneminde " NİF" olarak isimlendirilen kent, Cumhuriyet döneminde KEMALPAŞA adını aldı. Günümüzde halkın " KIZKULESİ" diye adlandırdığı saray kalıntısı Kemalpaşa ilçesinin girişinde yer alır.
İşte böyle, Kız Kulesi/Bizans Sarayı, Theodoros Laskaris (1206-1222) zamanında yapılmış. Burası İstanbul dışında inşa edilmiş bir İmparator sarayı olması bakımından çok önemli plânı da İstanbul’daki Tekfur Sarayı'na benziyor. Saray içten 7.10 x 24.40 m. ölçüsünde bir dikdörtgen planlı. Zemin katı dış yüzleri hafifçe yuvarlatılmış büyük kesme taşlardan meydana gelmiş. Yapı üç katlı. Zemin katta içeride dördü doğu duvarında, diğer dördü de batı duvarında olmak üzere 8 adet paye var. Buradaki pencerelerin dar ve ince uzun oluşu ise korunmak amaçlı. Bina bugün çok harap bir durumda. Zemin katı, diğer üç katın molozları ile dolmuş vaziyette. Birinci ve ikinci katın cepheleri ayakta kalmış, üst kat ve çatıdan ise hiçbir iz kalmamış. İkinci ve üçüncü katların mimari şekilleri tam olarak aydınlanamamış. Duvarda görülen ahşap kirişler,bu katların tabanlarının ahşap olduğunu göstermekte. Zemin katın doğu cephesinde büyük kesme taşlardan masif bir görünüşe sahip 2.50 m. genişliğinde tam ortada bugün harap olan giriş kapısı vard. Zemin kat dikdörtgen bloklar halindeki yontma taştan inşa edilmiş. Rasgele büyüklükteki taşların dizilişi yüzünden malzemenin devşirme olma ihtimali kuvvetli. Bu taş bloklar arasında harç kullanılmamış. Üst katlar ise dört sıra tuğla, bir sıra taş dizisinin üst üste konulması ile meydana getirilmiş. Tuğla, yapıda oldukça fazla kullanılmış, pencere kenarları ile kapı girişlerinde bu sıkça görülmekte.

Prof. Dr. ERSİN DOĞER İzmir'in Smyrna'sı isimli doyumsuz bilgilerle dolu yapıtında Nymphaion ve Bizans Sarayı ile ilgili şunları anlatıyor.
Gerçekten de dışarıdan bakıldığında, yüksek duvarları ile kuleyi andıran bu yapı, Laskarisler tarafından inşa edilmiş bir kalenin üzerinde kurulduğu tepenin eteğinde, surların dışında inşa edilmiştir. Yapı 25.75mx11.50m. boyutunda dikdörtgen planlıdır. Günümüze gelen izlere göre orijinalde, biri bodrum olmak üzere dört katlı planlandığı anlaşılmaktadır. Ancak söz konusu katlar yıkılmış, içi bodrum katın seviyelerine değin toprak ve molozla dolmuştur. Duvarların alt kesimi, 1.13-1.30x0.55m. boyutlarındaki büyük kesme taş bloklarla inşa edilmiştir. Bu bloklar muhtemelen çevredeki Klasik-Hellenistik Çağ kalelerinden, bilhassa kentin üzerindeki kaleden getirilmiş olmalıdır. Üstteki üç katın ağırlığını taşıyan ve adeta bir kaide işlevi üstlenen alt kesimde ise duvar kalınlığı 2 metre tutulmuştur. Bodrum katın ışıklandırılması ve havalandırması, dört yönde açılmış mazgal pencereler ile sağlanmıştır. Mazgal pencerelerin yükseklikleri 1.2 metre, dışa bakan genişlikleri 0.17 metredir. İç mekandaki, duvara bitişik duvar payeleri ve köşelerde kısmen izlenebilen kemer ve pandantif kalıntıları, bodrum katının orijinalda ortada bir sıra destek ile ayrılmış üzeri tonoz veya kubbe ile örtülü küçük birimlerden meydana geldiğini düşündürmektedir. Üst katların orijinal durumlarına ait izlerin hemen tamamı kaybolmuştur. Üst mekanları aydınlatan yuvarlak kemerli pencereler, günümüzde birer oyuk halini almıştır. Prof. Dr. Semavi Eyice , içte , katları birbirine bağlayan bir merdiven veya rampanın mevcudiyetini düşünmektedir. Duvarların üst kesimleri 3 veya 4 sıra tuğla ile bir sıra taş dizilerinin dönüşümlü olarak yerleştirildiği almaşık teknikte örülmüştür. Taşların aralarına dikey yerleştirilen tuğlalar ile çerçeveler oluşturulmuştur. Tuğlalar kimi zaman dekoratif şekiller oluşturulacak biçimde dizilmişlerdir. (Kaynak:Ersin Doğer Arşivi)




















NYMPHAİON ile ilgili kaynaklar:
İzmir'in Smyrna'sı: ERSİN DOĞER- İletişim yay.
Lydia:BİLGE UMAR- İNkilap yay.
Anadolu'nun Tarihi Coğrafyası:Veli sevin- Türk Tarih Kurumu yay.




Yeni Yazı ve fotograflar yüklenecek. Erkmen Senan

28 Temmuz 2011 Perşembe

Lagina Hekate Kutsal Alanı-Leyne,Turgut-Yatağan

LAGİNA adının kökeni ile başlamalı bu güzel ve görkemli kalıntılar alanına. Karia kitabında Prf. Bilge Umar diyor ki; LAGİNA adının kökeni Luvi dili ya da bunun İÖ 1. binyildaki yerel ardılı KARİA dilidir. Sözcüğün HİTİT belgelelerindeki LAKAWANA* adıyla yakınlığı olduğu; her ikisinin de "Kaya doruğu, kaya ucu" anlamında olduğu sonucuna vardığım "LAKA" kök sözcüğüne sal- (buradan , ülkesi demek olan wana çeşitlemesi (ina) takısını eklemeyle türetildiği kanısındayım. Sparta yöresinin adlarından LAKONİA dahi tıpatıp bu sözcüktür "
Evet Bilge UMAR böyle diyor ve ben de bu kök sözcüğünden gelen isimlerden örnekler vereyim, LEKTON burnu/Babakale Troas bölgesinde ve bugünkü BİGA yarımadasının en uç noktasıdır. Ayvalık'ta bugün hala LAKA diye bir bölge vardır. LAKANATİS Dağlık Kilikia'da bir bölge. LAKRİASSOS:Bir Kappadokeia kenti, LAKİMA , Lydia'da bir kasaba, Bu isimlerin hepsi kayalık yerlerdir.

*LAKAWANA: Meriggi (Glosser, s. 78)
Antik Dönemde Karia Bölgesi sınırları içinde kalan Lagina Hekate Temenosu, Muğla İli, Yatağan İlçesi, Turgut Kasabası sınırlarında bulunan Kapıtaş mevkisinde yer almaktadır. Yatağan'ın 10 km. kuzeybatısında bulunan yerleşim, Turgut Kasaba merkezine yaklaşık 1 km uzaklıktadır. Antik dönemden itibaren kullanıla gelen “Lagina” isminin bir devamı olarak, belde “Leyne” adıyla adlandırılmış iken, son dönemde bu isim “Turgut” olarak değiştirilmiştir.
Lagina ve çevresinde tespit edilen kalıntılara göre bölgedeki yerleşimler M.Ö. 3. bine kadar uzanmaktadır. Burada yaşayan halk ise bölgeye ismini veren ve Anadolu’nun yerli halkı olan Karia’lılardır.




















Yarbaşı Mevki’inde ele geçen Eski Tunç Dönemi Mezarlarından sonra, bölgedeki en erken buluntular Submiken Dönemi'ne aittir. Lagina çevresinde M.Ö. 8. yüzyıldan itibaren küçük yerleşimler büyümeye ve yeni yerleşimlerin sayıları artmaya başlamıştır. Bu gelişimin bir sonucu olarak kutsal alanlar da imar edilip, anıtsal büyük yapılar inşa edilmiştir. Hekate Kutsal alanı içerisinde Y. Boysal tarafından ele geçen ve Bodrum Müzesine teslim edildiği belirtilen buluntulara göre Lagina Hekate kutsal alanın tarihinin Geometrik Döneme kadar gittiği anlaşılmaktadır.
Yazıtlara göre M.Ö. 5. yüzyılda, Hekate Kutsal Alanı'nın yaklaşık 1 km. kuzeybatısında Koranza adlı bir kent vardı. Demosları olan bu kent, M.Ö. 4. yüzyılda bölgenin en önemli merkeziydi. Lagina bu dönemde Koranzanın demoslarından birisiydi ve burada Lagina Hekate ile Apollon ve Artemis'e ait kutsal alanlar vardı. Epigrafik buluntuların dışında, kazılar sonucunda ortaya çıkarılan mezarlar ve arkeolojik buluntular da, bu dönemdeki yerleşimin varlığını ve önemini açık bir şekilde göstermektedir.
M.Ö. 3. yüzyıl 2. çeyreğinde Stratonikeia antik kentinin, Suriye Kralı I. Antiochos tarafından kurulmasından sonra, aralarında Koranza’nın da bulunduğu ve pek çok küçük yerleşim yeri, Stratonikeia'nın bir demosu haline getirilmiştir. Bu idari değişikliğe rağmen Lagina önemini hep korumuştur. Hekate Kutsal Alanına bir demosluk hakkının verilmiş olması, bu dini merkezin önemini göstermektedir.
Stratonikeia ve çevresi M.Ö. 205 yılında Makedonya Kralı Philip'in eline geçer. Hiç bir savunma sistemi olmayan Lagina'da bu istiladan etkilenmiştir. Daha sonra Stratonikeia ve demosları fidye ödeyerek bağımsızlıklarına kavuşurlar. M.Ö. 197 yılında bölge Rodos hâkimiyetine girer. Lagina'da bulunan Hekate kültü ile Rodos Helios Rahipleri'ne ait kitabede, Rodos elçisinin Roma Senatosunda "Stratonikeia'nın kendilerine Antiochos ve Seleukos tarafından verildiğini" açıklayan söylevi Rodos hâkimiyetinin en önemli belgesidir.
M.Ö. 189 yılına ait bir kitabede Stratonikeia ile Rodos arasında sınır antlaşması olduğu ve Bargilia kentinin hakemlik yaptığı göz önüne alınırsa, Rodos hâkimiyeti fazla uzun sürmemiştir. M.Ö. 167 yılında Roma'nın yardımları ile Karia'nın bütün kentleri tamamen bağımsız olur. Bölgenin önemli merkezi olan güçlü Mylasa antik kenti ile Stratonikeia'nın arasında M.Ö. 143 yılında ortaya çıkan sınır anlaşmazlığına Roma Senatosu hakemlik etmiştir. M.Ö. 130 yılında ise Roma'ya başkaldıran Bergama varisi Aristonikos Romalılardan korunmak için Stratonikeia'ya sığınmıştır. Bunlara dayanarak M.Ö. 2. yüzyılın 2. yarısı içinde Stratonikeia'nın, Mylasa ile sınırları olan geniş bir hâkimiyet bölgesine sahip bağımsız ve güçlü bir kent olduğu anlaşılmaktadır.
Anadolu'yu Romalılardan temizlemek için mücadele veren Pontus Kralı Mithridates'e karşı Roma'yı savunan Stratonikeia M.Ö. 88 yılında Mithridates'in işgaline uğrar. Romalılar M.Ö. 81 yılında Pontusluları yener ve Stratonikeia mükâfatlandırılarak kentin 50 km. kuzeydoğusunda yer alan Hydisos şehri ve topraklarını Stratonikeia'ya verilir. Böylece Stratonikeia M.Ö. 1. yüzyılın ilk yarısında da oldukça geniş topraklara sahip olur. M.Ö. 40 yılında Partlarla birleşen Romalı General Labianus Romalılara karşı açtığı mücadelede Stratonikeia'ya saldırır ama ele geçiremez. Bunun üzerine Lagina Hekate Tapınağının yağmalar. Bu yağmada harap olan tapınak tamiri için Augustus M.Ö. 27 yılında büyük bağışta bulunmuştur. Bu bağış kitabesi halen temenos propylonunun lentosunda yer almaktadır.
İmparator Augustus'un Lagina’ya yardım ederek yeni yapıların inşa edilmesini sağlaması ve bunu özellikle giriş kapısına yazdırması, burasının Roma Döneminde de bölge için önemli olmasından kaynaklanmaktadır. Roma İmparatorluk ve Erken Bizans Dönemleri boyunca kutsal alan önemini hep korumuştur. M.S. 4. yüzyılın ilk yarısında tanınan serbestliğin hemen arkasından; altar ile ortak duvarı olan küçük bir şapel ve şapelin arka duvarına bitişik devşirme taşlardan büyük bir yapı inşa edilmiştir. Bu yapılar ele geçen sikke buluntularına göre M.S. 4. yüzyıl 3. çeyreğinde bir deprem ile yıkılınca tüm alanın terk edildiği anlaşılmaktadır. Daha sonra propylonun güney duvarında henüz kazısı yapılmamış, bu döneme ait apsisli bir yapı inşa edilerek kullanılmaya devam edilmiştir.

LAGİNA YAPILARI
PROPYLON

Propylon ile ilgili yazıtlarda burası için “propylon ve giriş yapısı” ifadesi kullanılmaktadır. Bunun içindir ki, burası sadece bir propylon olmayıp, aynı zamanda bir giriş yapısı olarak değerlendirilmektedir. Burası kutsal alana üçlü giriş kapısından girilen tören kapısıdır. Kutsal alanın sınırlarını belirleyen peribolos üzerinde, bu üçlü propylonun dışında küçük en az bir kapının daha olduğunu düşünümektedir.
Propylonda Osman Hamdi Bey zamanında yüzeyde kazı yapılmış ve bulunan yazıtlar bir kenara alınmıştır. Propylondaki en detaylı kazı ve restorasyon çalışmasına 1993 yılında başlandı. Bugün yapı orthostat blokları seviyesine kadar ayağa kaldırılmıştır. Giriş kapısının batı yönünde yarım yuvarlak giriş ve üç basamaklı bir alt yapı olmasına rağmen, doğusu in antis ve 10 basamaklı bir alt yapıya sahiptir. Batıdaki apsisli anteler arasında 5, doğudaki anteler arasında ise iki sütun yer almaktadır. Burada sütunların tamamı Efes tipi kaideler ve Ion başlıklarına sahiptir. Propylon plan şekli açısından, şimdilik Anadolu'da bilinen tek apsisli örnektir.
Propylon yan duvarları üzerinde pek çok yazıt vardır. Bu yazıtlarda; Lagina Hekate Tapınağı'nda anahtar taşıyıcılığı yapanlar ile burada görevli rahip ve rahibelerin isimleri bulunmaktadır.
Propylon, kuzeybatı cephesindeki bir kapıyla stoaya bağlanır. Propylonun doğu cephesinde yer alan on basamaktan inerek, blok taş döşeli bir yol ile altara doğru gidilmektedir. Kutsal alanda tören olduğu zaman izleyiciler propylondaki stoa kapısını kullanarak stoadaki töreni izleyecekleri yere ulaşırlardı. Törende görevli olanlar ise basamaklardan inip taş döşeli yolu kullanarak altara doğru giderlerdi.
Yapılan tespitlere göre burada daha önceki dönemlere ait bir propylon olmalıydı Bugün kalıntılarını gördüğümüz giriş kapısı, mimari bezemeler ve kapı lentosu üzerinde bulunan yazıta göre İmparator Augustus Dönemi'nde M.Ö. 27 yılından sonra inşa edilmiş olmalıdır.

STOA

Kutsal alanın sınırlarını belirleyen peribolosun iç kısmını dört yönde Dor nizamında, tek katlı bir stoa çevrelemektedir. Güneybatıdaki stoanın ön bölümünde, kutsal alandaki törenleri izlemeye gelen ziyaretçiler için yapılmış oturma basamakları bulunmaktadır. Stoanın propylona yakın bir yerinde bir dönem kazı yapılmış ve stoanın mermer arka duvarı, sütunların üzerine oturduğu temel, mermer yongaları ve sıkıştırılmış topraktan oluşan stoa zemini ile Dorik üst yapı elemanlarına rastlanmıştır (Res.43). Kazılarda bulunan mermer yongaları, mermer blokların ince işçiliğinin stoalar üzerinde yapıldığını kesinleştirmektedir. Burada bulunan Dor nizamına ait sütunların alt kısmı yivsiz üst kısmındaki arrisler bıçak sırtı şeklinde yivlendirilmiştir.
Törenleri izlemek için gelen kişiler, propylon içinden hemen sola (kuzeybatıya) dönerek bir kapıdan stoaya geçmekte ve stoa önünde bulunan izleyici basamaklarına oturmaktaydılar. Stoa giriş kapısındaki basamak ve eşik taşındaki aşınmalar, propylondaki bu kapının ne kadar çok kullanıldığını açık bir şekilde göstermektedir.
Peribolosun kuzey köşesi duvar örgü tekniğine göre, M.Ö. 4. yüzyıla tarihlenmektedir. Stoanın mimarisinde daha sonra Helenistik dönem boyunca bazı değişiklikler yapılmış olduğu anlaşılmaktadır. Kutsal alanda en büyük imar faaliyetlerinden birisinin gerçekleştirildiği Augustus Döneminde, M.Ö. 27 yılından sonra, stoanın büyük bir kısmı tamamlanmış olmalıdır. Ancak yazıtlara göre M.S. 2. yüzyılda stoaların tekrar yaptırıldığını içeren bilgiler bulunmaktadır. Bu bilgilere göre stoa bir şekilde tahrip oldu ve M.S. 2. yüzyılda tekrar inşa edildi.

HEKATE TAPINAĞI

Kutsal alanın ortasına yakın bir yerde, kuzeybatı-güneydoğu yönünde inşa edilmiş olan tapınak, Helenistik Dönem'in en önemli plan tipi olan, pseudodipteros planda yapılmıştır. 5 basamaklı bir alt yapı üzerine inşa edilen tapınak, yaklaşık olarak 29x22 m. ölçülerindedir. Dar kenarında 8, geniş kenarında 11 sütun bulunmaktadır. Tapınağın anteleri arasındaki sütunlar Efes tipi kaideli ve Ion başlıklı, çevresindeki sütunlar ise Attik-Ion kaideli ve Korinth başlıklıdır. Tapınak duvarları ve başlıkların üzerine gelen arşitravların bir birine bakan cephelerinde, üst fasciada antemion işlenmiştir. Ancak bu antemionlar tam bitirilememiştir.
Bugüne kadar yapılan araştırmalarda, ortaya çıkarılan sütunların üzerine gelen tapınağın dış cephesini süsleyen frizlerde dört ana konunun işlendiği belirlenmiştir (Res.34-36). Tapınağın doğu cephesindeki frizde Zeus'un doğumu ve yaşamı ile ilgili konular yer alır. Burada Hekate doğan çocuklarını yutan Zeus'un babası Kronos'a sunmak üzere bir taş taşımaktadır. Kuzey cephede Amazonlar ile Grekler arasındaki barış ve dostluk anı işlenmiştir. Burada Hekate dostluğun onuruna yere kutsal içki dökerken betimlenmektedir. Batıda Tanrılar ile Gigantlar arasındaki savaş (Gigontomakhia) işlenmiştir. Hekatenin bu savaşa elindeki meşaleyi bir silah gibi kullanarak katıldığı görülmektedir. Güney yöndeki betimlemeler ise kesin olarak tanımlanamamışsa da, figürlerin Karialı tanrıları ve onların kentlerini simgelediği düşünülmektedir.
Tapınağın frizlerinde dört ayrı konunun işlenmesi Helenistik Dönem tapınaklarında görülen farklı bir uygulamadır. Konuların seçiminde de oldukça politik davranılmıştır. Hekate Tapınağı’nın frizlerinde; M.Ö. 2. yüzyılın ilk yarısında görülen savaş ve kargaşa döneminden sonra, barışın ve dostluğun ön plana çıkarılmak istenildiği dikkati çekmektedir. Helenistik Dönem’de ilk defa, Bergama Zeus sunağındaki Telephos frizinden sonra, büyük bir yapı olan Hekate Tapınağı’nda barış konusu işlenmiştir.
2000 ve 2002 yıllarındaki kazılarda bulunan friz bloklarına göre, tapınağın duvarlarının üzerine yerleştirilen arşitravların üzerindeki frizlerde de kabartmaların olduğu kesinlik kazandı. Bu duvarın üzerine gelen frizlerdeki betimlemeler, sütunların üzerine gelen frizlerdekilerden farklıdır. Bulunan bloklara göre güneybatı yönde büyük bir ihtimalle Troia savaşına katılan kahramanların betimlendiği bir sahne, güneydoğu yönde ise tanrı ve tanrıçaların bulunduğu bir sahne işlenmiştir. Aynı yere ait olan bir başka friz bloğu üzerinde ise Hermes, Demeter, Hades ve Persephone’nin olduğu bir sahne vardır (Res.39). Sütunların üzerine gelen frizlerde olduğu gibi bu frizlerde de savaş ve mücadeleden çok, barış ve durağan sahneler betimlenmiştir
Tapınağın naos zemininde açılmış olan sunu çukuru kalıntılarına göre, tapınakta bodrosa sunu yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu bodros sunusu Hekate’nin yeraltı tanrıçası olması ile de yakından ilişkili olmalıdır. Aynı şekildeki bir sunu sahnesi tapınağın kuzey frizlerinde de görülmektedir. Bu sahnenin tapınak naosunda yapılan törenler ile ilgili olduğu düşünülebilir.
1993 yılından itibaren tapınak kalıntıları üzerinde bulunan mimari bloklar numaralandırıp, plana işlenerek tapınağın yönlerine göre restorasyon için ayrılmıştır. Altyapının sağlam olduğu yerlerde, yeri kesin olup sağlam olarak korunmuş olan sütun kaidesi ve alt sütun tamburları şimdilik geçici olarak yerlerine konulmuştur. Bu restorasyon denemesindeki amaç tapınağın planının ziyaretçiler tarafından kolay anlaşılmasına yöneliktir. Sütunların üzerine gelen frizlerden küçük parçalar, duvarların üzerine gelen frizlerden biri köşe diğeri orta bölüme ait iki kabartmalı blok bulunmuştur. Bunların haricinde taç kısmındaki lesbos kymationu işlenmiş ve kabartma kısmı bitirilmemiş friz blokları tespit edilmiştir. Bunlar tapınağın duvarlarının üzerindeki arşitravların üzerine konulmuş ve kabartması işlenmemiş olan friz bloklarıdır.
Hekate Tapınağı’nın duvarı üzerine kazınmış olan ve kutsal yerin dokunulmazlığını onaylayan senato kararına göre, tapınağın M.Ö. 81 yılında kesin olarak var olduğu anlaşılmaktadır. Yalnız yapım tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Araştırmacılar tarafından genellikle M.Ö. 2. yüzyılın son çeyreği ile M.Ö. 1. yüzyılın başları arasına tarihlenmektedir. Korinth sütun başlıkları M.Ö. 1. yüzyıl başlarına ait özellikler içermektedir. Ancak Tapınak naosunda yapılan kazılar ve mimari bazı uygulamalar, tapınak naos ve pronaosu ile peristasisin farklı dönemlerden olabileceğini düşündürmektedir. Tapınak süslemelerin yapılması uzun süre devam etmiştir. Tapınak yapıldığında planlanmış olmasına rağmen, bazı süslemeler Augustus döneminde tamamlanılmış olmalıdır. Tapınağın mimari detayları, yapım aşamaları ve tarihlendirilmesi ile ilgili çalışmalar devam etmektedir.

ALTAR

Sunuların ve dini seremonilerin yapıldığı, kutsal alanın en önemli yapılarından birisi altardır. Altarın çevresi sütun sırası, en dış kısmı ise bir parapet ile çevrilmiştir. Bulunan kalıntılara göre bu parapetlerin dışında küçük sunaklar olduğu anlaşılmaktadır.
Altarın kuzeybatı yönünde yer alan basamaklar ile altara çıkılmaktadır. Podyumunun iç kısmı daha önceki yapı dönemine ait olduğunu düşündüğümüz çoğunluğu tavan kaseti olan bloklar, orta kısmı ise moloz taş ve harç dolgudur.
Altar üzerinde görülebilen iki fay çatlağı nedeniyle yapının bir deprem ile yıkıldığı anlaşılmaktadır. Bu deprem sonrasında yapının tamir edilmesi için herhangi bir faaliyette bulunulmamıştır.
Altar çevresinde yapılan kazılarda; altarın alt yapısı ve üst yapısına ait pek çok mimari elemanlar açığa çıkarılmış ve restorasyon için altarın doğusuna taşınmıştır. Altara ait mimari blokların bazıları Erken Bizans Dönemi'ne ait yapılarda tekrar kullanılmıştır. Buradaki Bizans kalıntıları arasında sağlam ve parçalar halinde kabartmalı bloklar da ele geçmiştir. Kutsal alanın kazısı bitirilemediği için, bu kabartmaların tamamının ait oldukları yapılar konusunda kesin bir şey söylemek zordur.
Yapı hem yerinde korunmuş kalıntıları, hem de çevreye dağılmış mimari blokları açısından Anadolu'nun en iyi korunmuş altarı olarak kabul edilebilir. Mimari bezemeler ve arkeolojik verilere göre altar İmparator Augustus Dönemi'nde inşa edilmiş olmalıdır. Burada var olan eski altarın tam şeklini ve yerini bilemiyoruz. Ancak yeni altar önceden var olan altarın bulunduğu yere, eski altarın bazı mimari blokları da kullanılarak yapılmıştır.

RAHIP EVLERI

Yazıtlara göre kutsal alan içinde rahip evlerinin varlığı bilinmektedir. Yüzey araştırmalarına göre rahip evleri kutsal alanın güneydoğu bölümünde olmalıdır. Bu alanda yaptığımız bir sondajda, bir rahip evine ait olduğu düşünülen yazıtlı kapı sövesi bulunmuştur. Evlerin olduğu bölümün kazısı yapılmadığı için bu evlerin planını bilemiyoruz.

NAISKOSLAR

Altar ile tapınak arasında, Şapel ve Bizans Yapısı olarak adlandırdığımız alanda yapılan kazı çalışmalarında, devşirme malzeme olarak kullanılmış olan yazıtlı ve yazıtsız üst yapı elemanlarına rastlanmıştır. Bu mimari bloklara göre burada en azından üç beşik çatılı yapının varlığı anlaşılmıştır.
M.Ö. 188-167 yılları arasındaki Rodos hakimiyeti Dönemi’nde, Rodos ve Helios’a ait bir yapının inşa edildiği yazıtlardan bilinmektedir. Alınlıklardan birisi üzerindeki yazıt, alınlığın İmparator Augustus için yapılmış bir naiskosa ait olduğunu göstermektedir. Diğer alınlık, tympanonda bulunan kabartmaya göre, Mısır tanrısı Serapis’e ait olmalıdır.

ŞAPEL VE BİZANS YAPISI

Altarın güneybatı yönüne bir şapel ve şapel ile tapınak arasındaki alana da, bir Bizans yapısı inşa edilmiştir. Altarın podyumu şapelin kuzeydoğu duvarı olarak kullanılmıştır. Hem şapel hem de Bizans yapısının duvarları kutsal alan içinden toplanan mermer ve kireç taşı malzemeden inşa edilmiştir. Şapelin kuzeybatı duvarında bir heykel, Bizans yapısının güneybatı duvarında tapınağa ait friz bloğu, duvar taşı olarak kullanılmış şekilde bulunmuştur.
Şapelin batı duvarının işçiliği diğer duvarlara göre oldukça zayıftır. Sikkeler ve arkeolojik tespitlere göre şapel M.S. 325 yılından sonraki Hıristiyanlığın resmi serbestlik döneminde inşa edilmiş ve aynı yüzyılın 3. çeyreği içindeki bir depremde yıkılmış olmalıdır.
Şapel ile tapınak arasında güneydoğu-kuzeybatı yönünde uzanan Bizans yapısının kazısı devam etmektedir. İlk tespitlere göre bu yapının üç yönü duvar ve sadece güneybatıdaki duvarın önünde yükseltilmiş bir stylobat üzerinde sütun sırası yer almaktadır. Bu mekâna güneybatıdan girişi sağlayan bir kapı vardır. Yapının zemininde; kenarlarda taş, orta bölümlerde kare tuğlalardan oluşan bir döşeme bulunmaktadır. Bu yapı kompleksi altar ile tapınak arasındaki düzgün mermer döşeme üzerine inşa edilmiştir.

KUTSAL ALANIN GELİRLERİ VE BURADA ÇALIŞAN GÖREVLİLER

Yazıtlara göre tapınağa vakfedilmiş pek çok arazi ve zeytinlikler bulunmaktadır. Buralardan elde edilen gelirlerin tamamı tapınağa aitti. Ayrıca her yıl ve dört yılda bir düzenlenen şenliklerde tapınak için büyük bir gelir elde ediliyordu. Bunların dışında zenginlerin yaptığı bağışlar ve tapınağa bırakılan hediyeler de önemli bir miktar oluşturuyordu. Kutsal alanın dışında gelirleri tapınağa ait olan sandıklardan önemli miktarda gelir sağlanıyordu. Örneğin Stratonikeia meclis binasında, geliri Hekate ile Zeus arasında paylaştırılan, bir sandığın bulunduğu bilinmektedir.
Tapınak ve kutsal alandaki gerekli hizmetleri görevli rahipler yapıyorlardı. Burada görevli olan rahibe yardımcılık yapan, ama o rahibin seviyesine ulaşamayan, hizmette görevli rahibenin de varlığı bilinmektedir. Muhtemelen bu rahibe, rahibin eşi veya bir yakını olmalıdır. Her yıl seçilen anahtar taşıyıcısı genç kız, tapınak görevlileri arasından seçilen ve rahibin yakını olan birisiydi. M.S. 3. yüzyıldan sonra kutsal alanda ağaçların bakımı için hadım erkekler görevlendirilmişti.
Yazıtlardan anlaşıldığına göre, bölgede kutsal alana bağlı, bakımından hadımların sorumlu olduğu kutsal bir koru ve üzerinde sürü otlatmanın yasak olduğu bir çayırın varlığı anlaşılmaktadır. Ancak bugün bu koruluğun yeri kesin olarak bilinmemektedir.



DEVAM EDECEK...



Fotograflar için Karia'da yaşayan değerli arkadaşım CELAL ERCİYAS'a çok teşekkürler...
YAZILAR YÜKLENECEK...