20 Nisan 2010 Salı

Yoros Bizans Kalesi/Hieron/Anadolu Kavağı-İstanbul Boğazı



Yoros Kalesi ile ilgili Prof.Dr. Semavi Eyice Bizans Devrinde Boğaziçi adlı yapıtında konuyla ilgili şöyle bir giriş yapmakta;
Bugün Anadolu Kavağı'nda hakim hörgüç şeklindeki bir tepenin üstünü kaplayan Yoros Kalesi'nin bu adı Hieron=Kutsal yer'den aldığı söylenirse de, Zeus'un sıfatı olan OURİOS (Uygun rüzgarlar)'dan aldığı da iddia edilir. Yoros kelimesinin doğrudan doğruya OROS (Dağ) 'dan gelmiş olması da herhalde düşünülebilir ve belki de daha doğrudur. Jason tarafından Boğaz'ın Karadeniz'e açıldığı bu bölgedeki yerde, belki de kalenin bulunduğu tepede 12 Tanrı adına yapılan mabedin bazı parçaları bulunmuştur. Bizans devri içinde yapılmış olmakla beraber, son Bizans devrinde 14. yy. içlerinde 1348den itibaren kısa bir süre için Cenova'lıların eline geçmiş ve aynı yüzyılın sonlarında da Osmanlılar tarafından alınarak tamir edilerek uzun süre kullanılmıştır.
Kulelerinden birinde görülen tuğladan harflerle yazılmış Grekçe kitabe, buranın Bizans inşaatı olduğunu gösterir. 14. yüzyılın başlarında, 1305'te kale, Şile Kalesi ile birlikte Türklerin eline geçmiş, ancak fazla bir süre elde tutulamamıştır. 1348'den itibaren de, Karadeniz ticaret yolu hakimiyetine sahip bulunan Cenevizliler buraya hakim olurlar. Fakat 14. yüzyılın sonlarında, Boğaziçi'nin Anadolu yakasına tamamen hakim olan Osmanlılar tarafından tekrar fethedilmiştir.
Yoros'un tarih içinde sıkça el değiştirdiği anlaşılıyor. Ceneviz idaresinde kaldığına dair belgelerden biri de L. Sauli'nin 1831 tarihli, Ceneviz idaresine dair kitabında yer alan ve Prof. Multedo adında bir kişi tarafından kalenin kapısı üstünden kopya edilen Latince bir kitabe. Tarih kısmı okunamayan bu kitabede "Cenevizli Vincenzo Lercari'nin kutsal burun üzerindeki kaleyi tamir ettirdiği" bildiriliyor.
Doğudan batıya, 500 metre kadar bir uzunluğu olan Yoros Kalesi, Karadeniz'e paralel olarak araziye yerleşir. Kalenin genişligi 6o-130 metre arasında değişir. Bu tahkimat, Boğaz tarafında olanı daha alçak iki tepenin üstünü kaplar. Kalenin en güçlü kısmı, yüksek tepenin, doğuya, yani Anadolu'ya bakan tarafıdır. Bu da Yoros Kalesi'nin, Boğaz girişini kontrol etmek kadar, kara tarafından gelecek bir tehlikeyi karşılamak üzere düşünüldüğünü gösteriyor.
Yoros Kalesi aralarında tuğladan hatıllar olan taş dizileri ile yapılmış. Taşların bir kısmı, antik ve erken Bizans dönemlerine ait yapılardan devşirilmiş malzemedir. Bunların aralarında işlenmiş mimari parçalara da rastlanır. Kalenin esas girişi, doğu tarafında, 120 metre kadar yükseklikteki tepenin üstünde en hakim noktada. Yükseklikleri 20 metre kadar olan yuvarlak iki burç arasında açılan tuğladan kemerli giriş sonraları örülmüş.
Girişteki çifte kulenin içlerinde dört kolu eşit bir haç biçiminde mekanlar var. Her iki kulede de bu mekanların üstlerinde, duvar tekniğinin değişik oluşundan anlaşıldığına göre, geç bir dönemde yükseltilerek birer kat eklenmiş. Güney duvarlarının sonunda, bugün bir kapı açıklığı gibi görünen parça da aslında bir burçtur. Kalıntılardan anlaşıldığı üzere, büyük kulelerin benzeri olarak, içinde haç biçiminde dört kemerli ve kubbeli tonozla örtülü yüksek bir mekan olmalıdır. Bilinmeyen bir dönemde, bu burç yarısına kadar yıkılmıştır. Yoros Kalesi'nin kıyıya kadar indiği ve burada en azından bir iskelesi ile bu iskeleyi koruyan bir burcu olduğuna ihtimal verilebilir. Ayrıca burada hangi döneme ait olduğu anlaşılamayan bir de fenerin bulunduğu, R. Walsh'ın kitabında Th. Allom tarafından yapılan gravürde görülmekte.
Geç bir dönemde örülerek kapatılan ana girişin iki yanındaki haşmetli kulelerin cephelerinde, mermer üzerine kabartma olarak birer yarım ay (hilal) içine, kollarının uçları tomurcuklu haçlar vardır. Her iki taşın da dört köşesinde Grekçe kısaltmalı harfler incelendiğinde, görülür ki, bunlar hakkında şimdiye kadar yazılanlar eksik veya yanlıştır. Karadeniz tarafındaki kulenin üzerindeki harfler "İsa'nın nuru, herkesin nurudur'' anlamına gelen kelimelerin kısaltmasıdır. Marmara tarafındaki kulede ise yine "ışık, nur" kelimelerinin kısaltması teşhis olunur. Ancak XY kısaltmasının hangi kelimeyi ifade ettiği üzerinde bir uzlaşma yoktur.
Çifte burcun kapıya dönen yüzlerinde ise yine mermere işlenmiş bir haçı çevreleyen dairenin içinde de "İesos Hristos Zafer" anlamındaki kelimelerin kısaltmaları yer almıştır. Örülü esas kapının iç tarafında ve yukarıda bir mermer levhada, iki küçük sütun kabartmasına oturan kemer biçiminde bir çerçevenin içinde bir haç vardır. Bunun kolları arasındaki boşluklarda da kısaltma oldukları belirtilen dört harf bulunur. Kaleyi inceleyen gezginler, harflerin Bizans devletinin klasik formülü olan dört B'yi burada teşhis ettiklerini sanmışlardı. Buradaki dört harf, "Ey sahip, despot Mihael Palaeologos'a kurtarıcı ol'' anlamına gelen dört kelimenin başharfleri olarak okunmalıdır. Böylece kalenin, şehir Latinlerden 1261 'de geri alındıktan sonra İmparator VIII. Mihael Palaeologos (hd 1261-1282) tarafından yaptırıldığını ileri sürmek mümkün olabilecektir.
Yoros Kalesi'nde şimdiye kadar hiçbir araştırmacının üzerinde durmadığı veya göremediği bir kitabe daha vardır. Kalenin yukarı bölümünü enine bölen sur duvarının, kuzeydeki burcunun yukarı kısmında tuğlalardan yapılmış çepeçevre iki satır halinde bir yazı bulunur. Burcun sur duvarına bitiştiği köşeden başlayıp, burcun yuvarlaklığını takip ederek, öbür köşeye kavuşan bu tuğla kitabede aralıklı olarak tek tek bazı harfler teşhis edilmektedir. Ama zamanıla ağır tahribat sonucu aralardaki boşluklar büyümüş, bu konuyu çözecek bir araştırmaya ise henüz raslanmıyor. Yalnız böyle bir kitabenin varlığı, bu ara duvarın Ceneviz veya Osmanlı ilavesi olmadığını açıkça kanıtlıyor.


Ceneviz idaresinde kaldığına dair belgelerden biri de L. Sauli'nin 1831 tarihli, Ceneviz idaresine dair kitabında yer alan ve Prof. Multedo adında bir kişi tarafından kalenin kapısı üstünden kopya edilen Latince bir kitabe. Tarih kısmı okunamayan bu kitabede "Cenevizli Vincenzo Lercari'nin kutsal burun üzerindeki kaleyi tamir ettirdiği" bildiriliyor.
Yıldırım Bayezid'in, 1391'de karayoluyla Kocaeli'nden büyükçe bir kuvvetle gelerek Yoros'a çıktığını, buradan da Yahşi Bey'i göndererek Şile Hisarı'nı teslim aldığını Âşık paşazâde yazıyor. Bayezid bundan sonra Yoros Kalesi'ni bir üs gibi kullanıyor. Ardından, Güzelcehisar da denilen Anadolu Hisarı'nı yaptırıyor. Bu, Konstantinopolis'i fethetme yolundaki hazırlıkların en önemli ayaklarından sayılıyor. Kalenin yakınlarındaki ormanlık bölgede, içinde buranın zaptı sırasında şehit düşenlerin mezarları olan bir şehitlik vardı.
1399 yılına gelindiğinde, Mareşal Boucicaut Karadeniz Boğazı girişinde yaptığı akında, o sırada artık Türklerin elinde olan Yoros Kalesi'ne saldırmaya cesaret edemiyor. Yapabildiği şey kalenin eteğindeki köyü yaktıktan sonra geri çekilmek oluyor. 1402'deki Ankara Savaşı'ndan sonra 1. Bayezid'in oğullarından Çelebi Mehmed, kardeşi Musa'ya karşı harekatı sırasında 1414'ten az önce Trakya'ya geçmek için Bizans imparatorundan yardım istiyor, kendisi de Bursa'dan çıkarak Yoros'a gelip konaklıyor.
1391-1414 arasında Yoros Kalesi Türklerin eline geçiyor. İspanya kralının elçisi olarak Timur'un yanına gönderilen Ruy Gonzales de Clavijo, Karadeniz'e açılırken gördüğü kaleyi "El Guirol de la Turquia" olarak adlandırıyor. Buranın bakımlı olduğunu ve içinde bir Türk garnizonu bulunduğunu bildiriyor. Halbuki karşısındaki kale harap ve terk edilmiş durumdadır; kalenin eteğinde, etrafında duvar olan bir kule bulunmaktadır, o kadar... Clavijo'nun yazdığına göre, buradan karşı kıyıdaki bir kuleye zincir gerildiği yolunda bir söylenti vardı. Ama zinciri gören yoktu...
İstanbul'un fethinde Yoros da artık Türk hakimiyetin e giriyor. Osmanlı Devleti'nin hemen her tarafındaki kıyı kalelerini tamir ettiren veya yenilerini yaptıran II. Bayezid burasını da tamir ettiriyor, içine Yoros Kalesi Mescidi denilen bir ibadet yeri yaptırıyor. Sonraları kale dizdarı Mehmed Ağa da bir hamam inşa ettiriyor.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ndeki 28 Recep 984/1576 tarihli bir belgeden, kale ile birlikte buradaki cami, çeşme ve hamamın da tamir edildikleri yazılı. Alman seyyahı, Brettenli M. Heberer 1580'e doğru İstanbul'a geldiğinde kaleyi iyi durumda buluyor ve seyahatnamesine gerçeğe oldukça uygun bir de gravürünü koyuyor. Ermeni yazar P. Ğ. İnciciyan, 18. yüzyılın sonları, 19. yüzyılın başlarında Yoros Kalesi içinde 25 evlik bir Türk mahallesi bulunduğunu, ayrıca muhafız olarak bir dizdar idaresinde 20 kişilik bir müfrezenin de burada kaldığını bildiriyor.

Çifte burcun kapıya dönen yüzlerinde ise yine mermere işlenmiş bir haçı çevreleyen dairenin içinde de "İesos Hristos Zafer" anlamındaki kelimelerin kısaltmaları yer almıştır. Örülü esas kapının iç tarafında ve yukarıda bir mermer levhada, iki küçük sütun kabartmasına oturan kemer biçiminde bir çerçevenin içinde bir haç vardır. Bunun kolları arasındaki boşluklarda da kısaltma oldukları belirtilen dört harf bulunur. Kaleyi inceleyen gezginler, harflerin Bizans devletinin klasik formülü olan dört B'yi burada teşhis ettiklerini sanmışlardı. Buradaki dört harf, "Ey sahip;
despot Mihael Palaeologos'a kurtarıcı ol'' anlamına gelen dört kelimenin başharfleri olarak okunmalıdır. Böylece kalenin, şehir Latinlerden 1261 'de geri alındıktan sonra İmparator VIII. Mihael Palaeologos (hd 1261-1282) tarafından yaptırıldığını ileri sürmek mümkün olabilecektir.
Yoros Kalesi'nde şimdiye kadar hiçbir araştırmacının üzerinde durmadığı veya göremediği bir kitabe daha vardır. Kalenin yukarı bölümünü enine bölen sur duvarının, kuzeydeki burcunun yukarı kısmında tuğlalardan yapılmış çepeçevre iki satır halinde bir yazı bulunur. Burcun sur duvarına bitiştiği köşeden başlayıp, burcun yuvarlaklığını takip ederek, öbür köşeye kavuşan bu tuğla kitabede aralıklı olarak tek tek bazı harfler teşhis edilmektedir. Ama zamanıla ağır tahribat sonucu aralardaki boşluklar büyümüş, bu konuyu çözecek bir araştırmaya ise henüz raslanmıyor. Yalnız böyle bir kitabenin varlığı, bu ara duvarın Ceneviz veya Osmanlı ilavesi olmadığını açıkça kanıtlıyor.
Doğudan batıya, 500 metre kadar bir uzunluğu olan Yoros Kalesi, Karadeniz'e paralel olarak araziye yerleşir. Kalenin genişligi 6o-130 metre arasında değişir. Bu tahkimat, Boğaz tarafında olanı daha alçak iki tepenin üstünü kaplar. Kalenin en güçlü kısmı, yüksek tepenin, doğuya, yani Anadolu'ya bakan tarafıdır. Bu da Yoros Kalesi'nin, Boğaz girişini kontrol etmek kadar, kara tarafından gelecek bir tehlikeyi karşılamak üzere düşünüldüğünü gösteriyor.
Yoros Kalesi aralarında tuğladan hatıllar olan taş dizileri ile yapılmış. Taşların bir kısmı, antik ve erken Bizans dönemlerine ait yapılardan devşirilmiş malzemedir. Bunların aralarında işlenmiş mimari parçalara da rastlanır. Kalenin esas girişi, doğu tarafında, 120 metre kadar yükseklikteki tepenin üstünde en hakim noktada. Yükseklikleri 20 metre kadar olan yuvarlak iki burç arasında açılan tuğladan kemerli giriş sonraları örülmüş.
Girişteki çifte kulenin içlerinde dört kolu eşit bir haç biçiminde mekanlar var. Her iki kulede de bu mekanların üstlerinde, duvar tekniğinin değişik oluşundan anlaşıldığına göre, geç bir dönemde yükseltilerek birer kat eklenmiş. Güney duvarlarının sonunda, bugün bir kapı açıklığı gibi görünen parça da aslında bir burçtur. Kalıntılardan anlaşıldığı üzere, büyük kulelerin benzeri olarak, içinde haç biçiminde dört kemerli ve kubbeli tonozla örtülü yüksek bir mekan olmalıdır. Bilinmeyen bir dönemde, bu burç yarısına kadar yıkılmıştır. Yoros Kalesi'nin kıyıya kadar indiği ve burada en azından bir iskelesi ile bu iskeleyi koruyan bir burcu olduğuna ihtimal verilebilir. Ayrıca burada hangi döneme ait olduğu anlaşılamayan bir de fenerin bulunduğu, R. Walsh'ın kitabında Th. Allom tarafından yapılan gravürde görülür.

Kaynaklar: Bizans Devrinde Boğaziçi, Prof. Dr.Semavi Eyice-Yeditepe yayınları 2. baskı 2007































8 Nisan 2010 Perşembe

Anaia, Kadı Kalesi/Kuşadası

Kadı Kalesi antik İonia bölgesinin ilginç antik kentlerinden ANAİA 'dır. Bilge Umar Anaia kök sözcüğünün Luvi dilinde "yamaç" anlamına geldiğini belirtiyor..Anaia/Anya Kuşadası bölgesinde sağlam ayakta kalmış denize yakın bir höyük üzerinde bulunan eski yerleşim.Yerleşimin Türkçe adı;SOĞUCAK.Görünen kalıntılar ise Bizans çağından...Prof.Dr.Zeynep MERCANGÖZ başkanlığında bir ekip tarafından kazılmakta ve çok önemli arkeolojik sonuçlara ulaşılmakta.
Kaynaklar;
ionia-Bilge UMAR-İnkilap yay.
Anadolu'nun tarihsel coğrafyası-Prof.Dr.Veli SEVİN-Türk Tarih Kurumu Yay.
------------------------
Aydın- Kuşadası İlçe merkezinin yaklaşık 8 km. güneyinde, Davutlar Beldesi’nin kuzeybatısında ülkenin en uzun plajının üzerinde, günümüzde yazlık siteleri arasında kalmış bir kale harabesi bölge sakinleri tarafından uzun zamandan beri Kadıkalesi olarak bilinir.

Yakın geçmişte Kuşadasının en verimli tarım arazilerinden biri olan Karaova mevkii nde yer alan Kadıkalesi ören yeri, bugün içinde bulunduğu mahalleye adını vermiştir.

2001 yılında bilimsel kazılar başlıyana kadar,1970’lerde başlayan yazlık ikinci konut dalgası kalenin yakın çevresini sarmış ve siti tehdit eder konuma ulaşmıştı.

Günümüzde, düzlükteki büyük bölümü Nazilli Sitesi,Egelanya ve Zitur siteleri altında kalmış olan Anaia antik yerleşiminin Höyük(tepe) üzerindeki kale ve etrafındaki 100 mt lik alan koruma altındadır.


Yerleşim, Ege deniz ticaretinde çok önemli bir role sahip olan Samos (Sisam) Boğazı’nı denetleyecek bir noktaya kurulmuştur.
Batı Anadolu sahillerindeki pek çok örnekte olduğu gibi kireçtaşı bir kayalık üzerinde yükselmiş olduğunu sandığımız höyük, Ege Denizi’ne doğru doğu-batı doğrultusunda uzanmaktadır. Yaklaşık 23 m. yüksekliğinde ve 250 m. çapındadır.

Çevredeki alüvyon ova birikintisi Davutlar’ın güneybatısına, Milli Park girişine kadar uzanmaktadır.




Bu durumu çıplak gözle bile rahatlıkla gözlemek mümkündür. Çevredeki araştırmalarımızın yanı sıra hava fotoğraflarının verdiği bilgiler sayesinde höyüğün özellikle ilk kurulduğu dönemlerde kıyıyla bağlantılı bir yarımada ya da kıyıya çok yakın bir ada olma ihtimalinin varlığı ortaya çıkmaktadır. Ancak bu konunun kesin ispatı ancak çevresinde Jeomorfolojik sondajlarla anlaşılabilecektir. Gözlemler bölgenin eski çağlardaki kıyı çizgisinin günümüzdekinden farklı olduğunu ortaya koymaktadır.
Alıntı: http://kadikalesianaia.org/cogkonum.html





=













24 Mart 2010 Çarşamba

Erkmen Senan 2010 Resimleri,

Prof. Dr. Engin Beksaç'ın yazısı;

Burhaniye, Ören… Adramytteion Kazısı çalışmaları… Sıcak bir Burhaniye Öğleden sonrası…
Bir Sanat Tarihi ve Arkeoloji dostuyla ilk tanışmamız…Bir dost ile ilk tanışmamız…Anılarımızdan silinmeyecek olan bir gün…
Adramytteion Kazıalanında yaptığımız ilk ayak üstükonuşmalar…Bir dostluğun başlangıcı…
Bir usta sanatçıyıtanımamız. Onun sanatıyla tanışmamız. Farklı bir üslubu, samimi bir anlatımı tanımamız…
Hisart ‘taki görüşmeler… Sergiler…Konuşmalar
Belleğimiz de hemen şekillenen anılar… Ahmet Erkmen Senan denince hemen akla gelen bunlar mı ?
Tabiki Hayır ! Çünkü o Usta bir sanatçı ! Usta bir sanat insanı, usta bir sanatçı.
Ahmet Erkmen Senan Egeli bir Sanatçı. Eserlerinde Ege’yi soluyan, Ege’yi taşıyan bir sanatçı.
Bir Sanat Tarihçi duyarlılığıyla Sanatın tarihini kucaklayan, bir arkeolog duyarlılığıyla arkeolojiye sarılan bir sanatçı.
Sanatıyla geçmişi geleceğe taşıyan usta bir ressam. Tüm görkemiyle ışıldayan geçmişin görkemini
geleceğe aktarılmasınıve tarihin bekçiliğini görev kabul edinmiş, güçlübir yorum sahibi.
Zengin imgeler dünyasının tasarımcısı, ışıldayan renklerin mimarı, usta bir sanatçı.
Fırça darbelerinde ışıldayan geçmişi, çoşkuya dönüştüren, ama yok oluşa direnen
bir çığlığa dönüştüren bir sanat insanı, usta bir sanatçı.
Soyutla somutun ayrıştığı ince çizgide duran, formlarıyla
ama her iki yöne de göndermeler yapan bir renk ustası.
Ahmet Erkmen Senan, sanata farklı bir duyumla yaklaşan, farklıhazlar yakalayan, sanatıyla yok oluşa ve
yok edilişlere direnen eylemci bir Sanat insanı…
Ahmet Erkmen Senan sakin ama dingin, pesimist, ama direnen bir anlayışla eserler ortaya koyan bir
Sanatçı..
Selam olsun, geçmişi geleceğe taşıma onuruyla, zorbalığa direnen SANAT İNSANI, Sana ve ölümsüz sanatına…
Prof. DR. Engin Beksaç

HAKAN GÜRSOYTRAK 'ın yazısı:

GÜZERGÂH MANZARALARI

Erkmen Senan niye yapmıştır ki bu resimleri? Herkesin ona bir şeyler yaptıran sebebi kendine ait, ortaya çıkan sonuçtan niyetini görebilirim ancak. Bas bas bağırıyor Erkmen zaten, arkeoloji anlatıyor. Hiç değilse bir gün Arkeoloji Müzesini gezin diyor, lafını dinledim: Müzenin salonlarında dolaştıkça izlediğim Antik düşünce ve Klasik güzellik ile kışkırtılan muhayyile, arkeolojiyi tarihin salt bir coğrafi kazısı olarak algılanmaktan çıkararak, bugünün kavranmasına yönelik bir bellek kazısı haline dönüştürdü.

Sütunmuş mesela, göklerdeki kara bulutlara hükmeden, çapkın bir tanrı için yapılmış bir tapınağın alınlığını taşıyan, kıskanç karısının garazı mıdır, yoksa? Yer sarsılmış sanırsam, Dionysos ayinlerine kızgın akılların tanrısı, mümkündür, yerinden etmiştir onu; avucundaki üzümleri sıka sıka içtiği için elindeki şarabı, aşka kaçırdığı için genç kızları, derisi yüzülerek cezalandırılan kötü ruhlu bir satir imiş, önce düşmüş, sonra “taş” olmuşlar. Üstlerini kumlar örtmediyse ya bir paşa konağına köşe taşı ya da bir köy çeşmesine yalak olmuşlar. Atlı adamdır ya şövalye, denizci şövalyelerin kalelerine burç olmuşlar ya da bir kilisenin çan kulesi, sonra da cami merdivenlerine basamak.

Heykelmiş mesela tanrılardan aldığı tasdikle site halkının gözünün içine baka baka ayakta onurla dikilen; önce kırılmış burnu yüz üstü devrildiği zaman. Kumlar örtmüş üstünü, rüzgârların getirdiği, yağmurlar yağmış toprağında otlar bitmiş, cansız yatmış orada, mücevherleri için mezarları açılan Nekropol sakinleri gibi kaderi, kim bilir hangi borsacının gizli bahçesinde tekrar dikiliyor şimdi, artık olmayan elini uzatan güçlü kolları baktıkça iktidarını hissettiriyor sahibine. Avrupalı gezgin asilzade tarafından itibar karşılığı Kralına hediye edilmiş, Sultan'ın fermanı, onayı ile, belki de habersiz. Yöre köylüsü ırgatlarca yevmiye karşılığı, kazma kürek çıkarılmış, koca buharlı gemilerce parça parça taşınmış, denizleri, okyanusları aşmış mavi odalara doğru.

Sarı taksilerde eski kasetler senfonik rock çalar, hâlâ işitirim. İnce bir ıslık sesi duyarız Erkmen Senan arkadaşımızdan: Hem vurmalıdır, hem yaylı, hem de Şef, kendisi ayaklı bir orkestradır, yan yana alt alta üst üste gelen ritmlerden, formlardan, renklerden dem vurur, çakmak orkestrası Vivaldi'den Mevsimler'i çalar, Erkin Koray'ın “Yalnızlar Rıhtımı” misali. Resminde de imge orkestrasyonu yapar Erkmen. Bize doğru konuşur imgeleri; birer isim, sıfat ararız imgelerde. Bellek damarlarında vücut bulur imgeler. Hikâye örülmeye başlar, gevezedir imgeler birbirleriyle tartışmaya koyulurlar, hep bir ağızdan bir şeyler söylerler, başka başka şeyler de söylerler.

Drajeler, renkli ayakkabı bağları, uçuşan boyun bağları, takım elbiseler, sosyal yangınlar, katliam, alınmış haklar, verilmeyen haklar, masa üstü blokları, raflar ve envanter defterleri... “Divânelerin hemdemi divâne gerektir”. Agoraya pislemiş vurdum duymazlık. Eski hipodromların yerinde, otogarlar esiyor şimdi. Belli ki Erkmen Senan yeni şehirlerin atıkları altına gömülmüş eski şehirlerde dolaşmış, yeni çöplerden çıkarılan tarihe tanık olmuş. Manzara resmi beğenimizi, omuzlarda taşınan yıldızların konduğu otel pencerelerinden, Devlet lojmanlarının balkonlarından izlenen tarih anlayışımızı, tatil köylerinde bed and breakfast olmuş dünü ve bugünü dolaşmaya davet eder, elimizden tutarak. Müfredata uygun lise coğrafya haritaları, tarih atlasları ya da turistik, egzotik gezi rehberleri yerine kendi yağlı boya güzergâh manzaralarını boyar.

Herkes başka okuyabilir imgeleri. Erkmen Senan açık bırakır bu imkânı seyirciye. Herkesin de imgeden beklediği başka başkadır zaten. Bazısı gerçek olan ile taklidi arasında aynılık ister. Sanki herkesin her şeyi aynı görmesi mecburi imiş gibi, geleneğin şemasının değiştirilmesini istemez iktidar, istese de bunun kendi kontrolünde olmasını talep ve teftiş eder. Suret yasağı da aynılaştırmanın sonucudur. İmgeye konan yasak, ona olan inanç, ondan duyulan korkudur. Gerçekten duyulan korku iktidarın imgeyi denetleme talebidir. Modern teknik, geleneğin şemasını teknolojiye emanet etmiştir. Gerçek de hayal de dijital sahiciliğin ışık ve rengini giyinerek genelleşiyor şimdilerde. Gerçeklik için kıstas fotoğrafik sahicilik olarak kabul edilirken, Photoshop'un gerçeği süslemesinden çok daha önce, Hollywood fotojenisi yaşam biçimi olarak “arzuyu” kurgulamıştır. Kadın kahramanın kaderine, kendi kederleri imiş gibi ağlayan mahalle ablaları bir yandan ahlak derslerini de almışlardır. Kahramanla kurulan her empatinin sempatik olduğunu söyleyemiyoruz, ahlak söz konusu olduğunda. Babacan sinema işçisi Erol Taş, Türk Sineması'nın kötü adamı, filmin galası için gittiği şehirde, otobüsten inerken taşlanır. Gelişme ekonomik değerlerle tartıldıkça, teknolojik yenilik değer sisteminde neyi değiştirir? Bir dürüm ısmarlanıyor, eskortluk yapılıyor devlet görevlilerince, mesela Kurtlar Vadisi'nin kahramanına, ulusal kahramanlık nişanı takılıyor. İmge ile gerçek aynılaşıyor. Dükkân tabelaları, şirket ile aynı olduğu sanıldığı için kocaman olsun isteniyor, öteki dükkân gözükmesin diye. Kapadokya'daki kiliselerin duvarlarına kurşun sıkılıyor. Milliyetçilik tavan yapıyor, terk edilmiş mahallelerin üzerinden otobanlar geçiriliyor, mahalle isimleri “Kurtuluş” buluyor, izler kazı kazı bitmiyor. Eski öteki'nin yerine, yeni ötekiler yerleşiyor. Onların üzerinden de Soylulaştırma geçiyor. Gelenek bir daha, bir daha icat ediliyor.

Erkmen'in resimlerindeki tavır, gerçekliğin bu vesikalık foto kavranışının mübadili, kimlik kartı olmadan gezilebilen sıkıyönetim öncesi kafasındadır. Bir şemayı; cazibesi ispat edilmiş, akademik veya alışıldık piyasa şemalarından herhangi birini takip etmeden, kendi yolunu, yeni bir şema imiş gibi dayatmadan da işaret edebilme becerisindedir. İmgenin kişiye has zarafeti beklenebilir onun görselliğinden. Gerçek ile taklidinin aynı olmaması kafaları karıştırmasın, Erkmen, resimlerini parmak ucu ile yapıyor! İyi ki de öyle yapıyor. İyi ki ressamlık yapıyor, kendine has imgelerin diliyle işaret ediyor, farklı dokunuşlarla, gerçekliğin farklı okunuşlarının olabilirliğini gösteriyor. Resim parmak ucudur, resmin anlattığı da parmağın işaret ettiği. Kör göze parmak sokmaz da, kişileştirerek anlatır Erkmen'in imgeleri dertlerini, yani o taş, taş değildir, melek de değildir, o kanatlar uçurmaz, heykel de kucaklanamaz. İmgeler kişilerin onlara ait duygularıdır, yani imgeler taklidi olduğu şeylerin “hali ve vakti”dirler. Kişi olma durumu konuşur, demek ki bunlar Erkmen'in imgeleridir; o nesnelerdeki mekanın ve zamanın düşüncesidir Erkmen'in parmak ucunun işaret ettiği. “İlletin Adamları”na bakıyorum, spor salonlarında yapılan şirket ya da parti kongrelerinde, binaların dış cephelerine asılmış lider tasvirlerini görüyorum, duvardan kazınmış muhtar adayı posterlerini ve onların yırtık gözlerini görüyor, yüzlerini seçemiyorum. Fikret Mualla'nın ihbar edilişi geliyor hatırıma, gerçek ile tasviri aynılaştıran bakış iktidar şekli olarak karşımıza çıkıyor tarihten: Milletin kahramanları, illetin kahramanları oluyor. Erkmen tasviri ile gerçeğinin aynılaştırıldığı sloganları boyuyor, tasvirin tasvirini imgeleştiriyor.

İhmal edilmiş bir geçmiş ile imal edilmiş naylon, marley ve kaplama plastiğiyle inşa edilmiş kültürün estetiği... Freskin gözüne kurşun sokan, bir azizin kafasına kurşun sıkan katil, aslında kendini katleder ki maktuldür. Empati katilden değil, maktulden yanadır, yine de Klasik İdeal'i değil, gerçeği vurgular Erkmen. Netice “Faili Maktul” resimlerdir... Çağdaş Halk Resmi desem abartmış mı olurum? Kim rezaleti sahiplenmek ister ki? Rezalet nasıl aktarılır onun maktulü olmadan? Ben böyle bir şey okuyorum, şöyle görüyorum “bir gecelik patlamada 50 senelik bıtkınlık” olduğunu düşünüyorum...

Hakan Gürsoytrak
Dümen Sokak, 2010

SCENES ALONG A ROUTE

Why, one wonders, has Erkmen Senan painted these paintings? To each his own reason for doing things, and I only have the outcome of his work from which to make out his intention. Erkmen is bellowing at the top of his voice after all, it is archaeology he is speaking of. He told me to visit the Archaeology Museum, even if it were just for one day, and I followed his advice: My imagination was provoked by ancient thought and classical beauty as I wandered the halls of the museum, transforming my perception of archaeology from merely a geographical excavation of history to a mnemonic excavation aimed towards an understanding of the present.

Bearing a headpiece erected for a philandering god ruling over dark clouds -could this column be his jealous wife’s grudge? An earthquake must have struck, the God of reason, angered by Dionysian rites perhaps, displaced him; wine in hand, grapes squashed by hand, young girls smuggled away to make love, a daemonic satyr, his skin flayed as punishment, they first fell, and then turned to “stone.” If they were not covered by sand, they are now either cornerstones in the mansion of a pasha, or a water basin of a village fountain. The knight rides on horseback, yet they became bastions to the castles of the knights of the sea, or the bell-tower of a church, and then stones for the steps of a mosque.

It must have been a statue, for instance, standing proudly, gaze fixed, with approval from the gods, on the eyes of the population of the city-state; falling over headfirst, nose already broken. Covered by sand brought along by the wind, grass growing on the land watered by rain, lying lifeless, his fate similar to the inhabitants of the Necropolis, their tombs unearthed for jewellery, stands now in god knows which stockbroker’s secret garden, his new owner sensing his power as he looks at his strong arms extending his now absent hand. Presented to his king by a travelling European nobleman, in return for recognition, with the mandate, the approval of the Sultan, or perhaps unbeknownst to him. Unearthed with pickaxes and shovels by labourers and local villagers in return for daily fees, hauled piece by piece by huge steamboats, crossing seas and oceans towards blue rooms.

I still come across symphonic rock playing on old audiocassettes on car stereos in yellow cabs. Our friend Erkmen Senan whistles at high-pitch: He is both the percussion and the strings, and even the Maestro, he is a walking orchestra, he talks on about rhythms, forms, colours that adjoin side by side, or one above the other, an orchestra of lighters plays Four Seasons by Vivaldi, like Erkin Koray’s “Yalnızlar Rıhtımı.” Thus Erkmen also orchestrates images in his painting. His images speak towards us; we search for a name, for an epithet in the images. Images come into being in the vessels of memory. The narrative is gradually weaved, images talk a lot, they begin to argue with one other, they talk in unison, then they each say different things.

Chocolate-coated sweets, coloured shoelaces, fluttering scarves, three-piece suits, social fires, massacres, rights withdrawn, rights not granted in the first place, table-top paper blocks, shelves and inventory notebooks... “The ignorant enjoy the company of their like / Yet only madmen will do to keep madmen company.” Callousness that thinks nothing of defecating in the agora. Bus depots blow in the wind where old hippodromes once stood. Erkmen Senan has clearly wandered through old cities buried under the waste of the new ones, and witnessed history extracted from new waste. He holds our hand and invites us to wander through our taste in landscape painting, our understanding of history that is viewed from hotel windowsills where stars taken off shoulders are laid down for the night, and from the balconies of state lodgings, and the past and present that has become the bed and breakfast of holiday villages. Instead of high-school geography maps and historical map books in step with the curriculum, or exotic tourist guidebooks he paints oil landscapes of his own routes


Each viewer may come up with his or her own interpretation of images. Erkmen Senan leaves this door open to the viewer. Everyone expects a different thing from images. Some expect sameness of truth and representation (imitation). As if it were a must that all see the same, power does not want a change in the scheme of tradition, or when it does want change, it demands control over it and a right to inspect. The ban on representations of the face are also a result of identicalization. The ban on images is also the belief in it, or the fear felt before it. Fear from truth is manifested in the demand of the powers that be to control the image. Modern technique has surrendered the scheme of tradition to technology. These days, both reality and illusion are dressed with the light and colour of digital reality and generalized. Photographic realism is accepted as the benchmark for reality, but long before Photoshop began to adorn reality, Hollywood photogenics imagined “desire” as a life style. Older women of the neighbourhood who cried after the fate of the female protagonist, received a moral lesson in the meantime. When morals are the issue, every bridge of empathy built with the hero does not seem so sympathetic. The easy-going, paternal workingman of film, the baddie of Turkish cinema, Erol Taş is stoned as he is coming off the bus in a city he is visiting for the premiere of a film he stars in. As long as progress is measured by economic values, what can technological innovation change in the system of values? State officials order a fast-food wrap, or act as escorts, for instance the hero of the TV series Valley of the Wolves is honoured with a national hero’s medal. The image and the real become the same. Shop signs are ordered to be huge –the size of the sign also indicating the size of the company- so that the other shop cannot be seen. Bullet marks cover the walls of churches in Cappadocia. The popularity of nationalism goes through the roof, highways pass over abandoned neighbourhoods, neighbourhood names are changed to “Salvation” to redeem them, and traces cannot be erased, despite incessant scraping. The old other is replaced by a series of new others. Gentrification tramples over them. Tradition is reinvented, time and again.

The attitude in Erkmen’s painting corresponds to this passport-photo-understanding of reality, his mood is that of pre-martial law times, when one could go out without having to carry identification papers. It is in his ability to point towards his route, without imposing it as if it were a new grid, and without following any of the academic or familiar grids of proven charm. The unique elegance of the image is expected from his visuality. Be not confused by reality and its imitation not being the same, Erkmen paints with the tips of his fingers! And it’s just as well he does. It’s just as well he paints, he indicates with the language of his unique images, he reveals the possibility of different touches and different readings of reality. Painting is the tips of one’s fingers, and painting speaks of what fingers point out. Erkmen’s images do not point to the obvious, they narrate their issue by personifying it, in other words, that stone is not a stone, nor is it an angel, those wings won’t make you fly, and you can’t embrace that sculpture. Images are the sentiments of people about them, in other words, images are the “time and conditions” of things they imitate. The state of being a person speaks out, thus these are Erkmen’s images; Erkmen’s fingertips point to the thought of space and time in those objects. I look at the “Men of Disease”, I see representations of the leaders on posters on the walls of buildings at company or party congresses held in sports halls, I see the posters for headman elections scraped off the walls, I see their torn eyes, I can’t make out their faces. I remember how Fikret Mualla was turned in, the gaze that renders reality and representation the same, emerges out of history as a form of power: The heroes of the nation become the heroes of the disease. Erkmen paints slogans whose representation and reality have been rendered the same, he makes an image of the representation of representation.

The aesthetic sense of a culture built using a neglected past, and manufactured nylon, vinyl floor covering and plastic lining... The murderer who pushes a bullet into the eyeholes of a figure in a fresco, or puts a bullet into the head of a saint, in actual fact, murders himself, he is the victim. Then, empathy is expressed not towards the murderer but the victim, however Erkmen does not emphasize the Classic Ideal, but the truth. The outcome are paintings of “Victim Perpetrators”... Would I be exaggerating if I called this Contemporary Folk Painting? Who would wilfully own up to a scandal, a disgrace? How can a scandal be communicated, without being a victim of it? This is what I read, how I see it, I think there is the “weariness of 50 years in the explosion of a single night”...

Hakan Gürsoytrak
Dümen Sokak, 2010

translated by Nazım Hikmet Richard Dikbaş







1-Hagios Polyeuktos'ta 2010 Halleri
Hagios Polyeuktos in 2010 cases.(Condition)
Tual bezi üzerine akrilik
Acrylic on canvas cloth
180x300
2010
İstanbul, Küçükyalı

2-Boukeleon Sarayı'nda 2010 Halleri
Boukeleon Palace in 2010 cases.(Condition)
Tual bezi üzerine akrilik
Acrylic on canvas cloth
180x300
2010
İstanbul Küçükyalı


Apollon Smintheion/Khrysa, Gülpınar, Külahlı



Gülpınar-Apollon Smintheion tapınağı antikçağdaki adıyla TROAS bölgesinde bir kutsal alan.
Apollon Smintheion tapınağı,Kuzeybatı Anadolu'da,Biga yarımadası'nın güneybatı köşesinde eski adı ile Külahlı günümüzdeki adıyla Gülpınar Köyünde yer almakta.
Apollon Smintheion kutsal alanının eskiçağdaki ismi de KHRYSA.
APOLLON SMİNTHEİON tapınağını ve Kutsal alanını Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr.COŞKUN ÖZGÜNEL başkanlığındaki ekip 1980 den beri kazmakta.
Kaynak:
SMINTHEİON-Troas'ta Bir Kutsal Alan -Prof.Dr.Coşkun Özgünel-Kültür Bak.Anıtlar Müzeler Genel müd.Yay.


Yeni yazı ve fotograflar yüklenecek...